22-Mayıs-2012, 02:08 - Tarafsız haber yayınımız ile 3 yıldır sizlerle birlikteyiz...
 
 
 
 
 
DÜŞ (Bir Ozanın Öyküsü)
Deniz Karakurt
Deniz Karakurt

Eklenme Tarihi: 06-Kasım-2010, 16:09
Okunma Sayısı: 571

Deniz Karakurt'un "kitap.com/" target="_blank">Elma" adlı kitabından alıntıdır.

Yazarın izniyle yayınlanmaktadır. Her hakkı saklıdır.

__________________________________________________________

 

Şehre girerken, her taraf insan kaynıyordu; bayraklar, tuğlar dikilmişti alanın etrafına; davullar çalınıyor, onlara zurnalar, kavallar eşlik ediyordu. At arabaları ve öküzlerin çektiği kağnılarsa gıcırdayan tekerlekleriyle insanları şehre taşımaya devam ediyordu. Eşeklerine, atlarına binerek civar köylerden gelen pek çok insana rastlanıyordu; ortalık bayram alanı gibiydi. Çocuklar için hafızalara kazınacak, unutulmayacak, yepyeni, değişik, farklı bir gündü bu; ileride kendi çocuklarına, torunlarına anlatabilecekleri bir gün… İç geçirerek, özlemle anarak anlatabilecekleri, belki de belleklerinde gerçeğinden daha güzel bir hale dönüşen bir gün olacaktı. Ötede cura çalan bir aşığın etrafında, onu hayranlıkla dinleyen insanlar dikkatini çekti. Yanlarına yaklaştı. Yaklaştıkça bir büyü gibi ruhunu saran ezgilere kapıldı. Bu kalabalığın nedenini anlıyordu.

 

Saçlarını tarar esen yel,

Al yanağı benli, ak güzel;

Taktığın gül seni kıskanır,

Göğsünden çıkar da öyle gel.

 

Üstelik kulağına hiç de yabancı gelmiyordu bu musiki ama bir türlü çıkaramadı, zaten kalabalıktan dolayı ozanın yanına da yaklaşamadı. Ama yüz ifadesindeki ve dinleyişindeki bu hayranlık; birkaç adım ötesinde duran ve sahip olduğu bilgiyi, konuyu bilmeyen birisiyle paylaşmak isteyen orta yaşlı köylü için çok iyi bir fırsattı. Yanına yaklaşan köylü sordu;

 

– Bir gecede öğrenmiş, dedi. “Hem de kendiliğinden…”

 

– Neyi?... diye sordu, adamın yüzüne bakarak.

 

– Neyi olacak, böylesine çalmayı.

 

Düş

 

Turgay çocukluğunda babasının eline tutuşturduğu kopuzu çalmayı kendi kendine öğrenmiş, geliştirmiş; duyduğu tüm türküleri, koşmaları çalar olmuştu. Doğuştan gelen bir yeteneği; duyduğu her ezgiyi kopuzuyla yeniden dillendirebilen bir müzik kulağı vardı. Gönlünün derinliklerinden, yeraltından yukarıya çıkan bir su gibi çıkıyordu tüm yeteneği. Boş kaldı mı alıyordu eline çalgıyı, her defasında yeni bir aşama kaydediyor, her seferinde yepyeni bir şey öğreniyordu kendi çaldığını dinleyerek.

 

O gün akşamüzeri divanın üzerindeki kilimleri, örtüleri toplayıp; sağ başta duran çivisiz tahtaları kaldırdı. Bunların altındaki taştan yapılmış cağlıkta (1) yıkanacaktı; divanın üzerine bir kazanla sıcak su, bir kazan da soğuk su getirip koydu. Odanın kapısını kilitleyip soyundu, cağlığa çıktı, güzelce yunup yıkandı; içeriyi yoğun bir buhar kaplamıştı. Duvardaki ayna buğulanmıştı, aynalardan korkardı hep; içi ürperdi yine. İşlemeli bir havluyla kurulandıktan sonra her şeyi eski haline getirip içeriye geçti. Anası önüne haşladığı hingeli(2) getirdi; hamur işi de olsa yanında mutlaka ekmek yer, yoksa karnını doymuş hissetmezdi.

 

– Ekmek yok mu ana? diye tandır damına doğru bağırdı.

 

Kadın yeni ısladığı yufka ekmeklerden getirdi. Üç beş aylık yufka ekmeğini içerdeki mutfak yerine de kullandıkları o odada, tandırda üç ayaklı sacın üzerinde pişirir, üst üste yığardı anası. Sonra üzerini bir yaygıyla örter, gerektikçe birer ikişer çıkarıp üzerine eliyle su serper yumuşatırdı, o şekilde yerlerdi ekmeği. Bazen yiyecek bir şey bulamadı mı, yufkanın arasına tereyağı sürüp üzerine şeker ekerdi, çok hoşuna giderdi, değişik bir lezzeti olurdu onun. Bazen de bir adam boyu olan bu tandırın iç kenarlarına yapıştırarak daha kalın ekmekler pişirirdi kadınlar. Bunları düşünürken geçen yıl öğüzün(3) öte yanındaki evlerinin bitişiğindeki damda, tandırın içine düşüp yanarak ölen çocuğu anımsadı, lokması boğazına düğümlendi. Acı bir ölümdü. Çocuğun anası tam dört gün ağıt yakmıştı ardından, feryatları üç beş ev öteden duyuluyordu. Bir keresinde de bir kedinin gözlerinin önünde düştüğüne tanık olmuştu o harlı ateşe; o çığlıkları da bütün ömrü boyunca unutamayacaktı; tandır söndükten sonra kapkara bir iskelet çıkardıydı kadınlar.

 

Akşama kadar öküzlerin ardında saban sürdüğü için iyice yorulmuş, boz öküz de bugün kendisini bayağı bir uğraştırmıştı. Zaten geçen yılda başka bir tosunla vuruşmaya kalkmış, boynuzunu yarısından kırdırtmıştı huysuz hayvan, iyi bir çatırtı duymuştu o zaman; insan gibi hayvanın da değişik huyluları oluyordu; sakini, sinirlisi, huysuzu, delisi… “Bir dahaki sefere Coruk Camız’ı götürürüm,” diye geçirdi içinden, maşallahı vardı o hayvanın da, gövdesine yağı sürdü mü ışım ışım ışılardı. Yarın da tapan(4) atıp, düzeltmeyi düşünüyordu tarlayı.

 

Yemeğini yer yemez erkenden yatağa girdi, yatar yatmaz da hemen uyudu.

 

Uykunun derinliklerine dalıp, bedeni dinlendikten sonra; bilinci yeniden yüzeye doğru yaklaşıyor; artık zihnin dinleneceği aşamaya giriyordu. Her gün onlarca rüya görürdü insan ama çoğu zaman büyük kısmını hatırlamazdı;  bilinç o günü bitirir, o sayfayı kapatırdı bu rüyalarla, ertesi gün de bir yenisini açardı. Rüyasında üç kadeh bade duruyordu karşısındaki sırça bir masanın üzerinde. Badelerin yanına sessizce varıyordu; her yer öyle sessiz ve ıssızdı ki, korkuyordu, mekan yoktu rüyada, nerede olduğu belli değildi, sonra badelere elini uzattı; ilkini içerken “Yaradan aşkına” dedi, bir yudumda bitirdi. İkinci de “Yol Gösteren aşkına,” dedi, iki yudumda içti. Üçüncü seferde “Sevdiğin Aşkına,” diyerek üç yudumda dikti kafasına. Sonra karşısında bir kız göründü. Adını söyleyip bir kopuz uzattı, kendisini bulmasını istedi; o da uzanıp kopuzu aldı yar elinden. Turgay’ın ağzından köpükler gelmeye, burnundan kan boşalmaya başladı o anda düşünde.

 

Ter içinde uyandığında ağzının her tarafı köpük köpük olmuş burnu kanıyordu tıpkı rüyasındaki gibi; sıtmaya tutulmuşçasına tir tir titriyordu aynı zamanda. Korkuyordu.

 

Duvarda asılı kopuzunu gördü, gidip ağzını burnunu yıkadıktan sonra döndü çalgıyı eline alıp sundurmaya çıktı; çalmaya başladı. Bu kez kendi içinden geleni çalıyordu, başkalarının yaktıklarını değil; o anda besteliyor, anında doğaçlama söylüyordu. Öğlene doğru komşuları başına birikmiş, saçlarını gözlerinin önüne dökerek kendinden geçmiş gibi çalan, yıllardır tanıdıklar bu genci afallamış bir vaziyette izliyorlardı. Yatsıya kadar yemeden içmeden, konuşmadan çaldı. Çalarken cezbeye geliyordu; cezbede kendinden geçip başka bir aleme erişiyordu. Yatmadan önce bir bardak su içti sadece, ertesi gün de anasının elini öpüp, helallik alıp yollara düştü; aramaya başladı kendisini bulmasını isteyen yarini. Divane gibi dolanarak dört yıl aradı düşüne giren kızı.

 

Bir keresinde konuk olduğu bir evde kendisi çalıp söylerken, kafeste duran kuşların sustuğunu öne süren ev sahibi, ertesi gün komşularına da izlettirdi bu olayı. Belki bir tesadüftü, ama susuyordu hayvanlar; gerçi Turgay kendisine soranlara; “Öyle saçma şey olmaz,” cevabını vererek kestirip atıyordu. Lakin o günden sonra kuşları bile susturup dinlettiği söylentisi etrafa yayılmıştı bir kere. Kendisinden önce adı gidiyordu bazı yerlere.

 

Dördüncü yılın ortalarında bir göçer obasında buldu aradığı sevgiliyi; işte sonunda görmüştü, rüyasında gördüğü kızın aynısıydı. Birkaç genç kız bir su kaynağının başında çamaşır yıkıyorlardı, o da aralarındaydı. Yakınlarında bir yere oturdu, aldı kopuzunu eline; döktü gönlünden geçeni; yüreğindeki ses, telin üzerinden akan nağmeye dönüşüp oluk oluk akıyordu. Titreşen tel köprü oluyordu hislerine. Kızlar ellerindeki işi bırakıp bu yanık sesli aşığın yanına yaklaştılar, hayran hayran dinlediler; öyle güzel çalıyordu ki, gönülleri kanat takıp, birer kuş olup bilmedikleri diyarlara süzüldü. Biraz daha çaldıktan sonra sustu. Kızlar tekrar işlerinin başına döneceklerken düşünde gördüğü kızın gözlerine bakarak;

 

– Bana bir tas su verir misin? dedi.

 

Kız sinirlenmiş gibi yaparak;

 

– Görmüyor musun, göze orada? Git kendin iç, dedi.

 

– Eğer bir tas suyu esirgiyorsan, çöle düşüp susuzluktan yanıp kavrulsam da bir daha senden su istemem, dedi.

 

– Bir daha nerede göreceksin de, nerede isteyeceksin benden suyu?

 

– Eğer sen bana bir tas su verirsen ben de sana söylerim nerede ne zaman yeniden su isteyeceğimi.

 

Diğer kızlar merakla bakıyorlardı bu ilginç konuşmaya.

 

– Yanımda tas yok, dedi.

 

– Gidip getirsen olmaz mı?

 

– Ne şimdi, buradan çadıra gideceğim, tas getirip sana su vereceğim öyle mi? İşte su orada git iç, diyip arkasını döndü sinirle.

 

Gidip arkadaşlarıyla çamaşırını yıkayıp çadıra dönerken, gözlerinin yanından orada oturmuş bekleyen deli ozana bakıyordu. Çadıra dönüp çamaşırları astıktan sonra, yerine oturdu, geri kalktı, tekrar oturdu, bir daha kalktı, dayanamadı. Sağına soluna baktı, anası ortalarda gözükmüyordu, kap kacağın içinden rastgele eline geçirdiği tahta bir tas alıp dışarıya çıktı. Koşarak kaynağın başına vardı; ozan orada oturmaya devam ediyordu hala. Geleceğini biliyormuşçasına orada öylece kendisini bekliyordu sanki. Doldurduğu tası getirirken, kenarındaki çatlaktan suyun aktığını gördü, aceleyle fark etmemişti.

 

Ozan suyu içtikten sonra; “Sağolasın,” dedi.

 

– Ee, dedi kız “Söyle bakalım şimdi.”

 

– Neyi?

 

– Benden bir daha ne zaman su isteyeceğini…

 

– Belki her gün…

 

– O nasıl olacak?

 

– Adını söylersen söylerim.

 

Kız adını söyledi, rüyasında kendisine söylenenin aynıydı.

 

– Sen benim karım olacaksın, dedi Turgay.

 

Kız afallayıp kaldı. Turgay kendisine olanı biteni anlattıktan sonra; “Eğer yalanım varsa, buradan kalkmak da, o kınalı ellerinden bir daha su içmek de bana nasip olmasın,” dedi.

 

*

 

Aşık çalmaya devam ediyordu:

 

Giderim çiçekler derdiğin dağlardan,

Mor salkımlı ala üzümlü bağlardan,

Yanarım yurduma ırak diyarlardan;

Korkarım göremem deyi nazlı yari.

 

___________________________________________________

(1) Cağlık (Cağ): İlkel banyo, yıkanma yeri

(2) Hingel: Hamurdan yapılma yiyecek, bir tür mantı.

(3) Öğüz: (Kimi şivelerde; Öz) Irmak, dere, akarsu.

(4) Tapan: Tarlayı düzlemeye yarayan tahta alet, kalın tomruk.