"SAHİ BİZ NEYİZ?"
Eklenme Tarihi: 18-Ağustos-2010, 18:32
Okunma Sayısı: 299
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Herakleitos’un İslamiyet öncesinden günümüze miras bıraktığı ve hayatımızın birçok alanında kendimize bir şeyler ekleyip çıkarmamızı, at gözlüklerini çıkarıp bakış açımıza statükocu düşünce tarzının yerine bilinç mahzenlerimizde körelmeye mahkum bıraktığımız yeni renklerin, gökkuşağı yelpazemizde yer etmesi gerekliliğini ifade eden en etkileyici paradokstur.
Günümüz dünyasında bilimden_sanata, edebiyattan_spora, teknolojiden_toplumsal ilişkilere ve daha sayamayacağım birçok konjonktürde değişimi yaşıyoruz. Hatta bunlara takip etmekte ve yaşamımıza uygulamakta zorlanıyor veya kabullenmiyoruz. Ara vermeden, sürekli ve kontrolsüzce çoğalan bir virüs gibi değişen ve yenilenen bu hengamede, sağlam halatlar ile bilinç dünyamızın en derinlerinde büyük bir önyargı, hırs ve katılık ile tahtını korumak için mücadele eden düşüncelerimizi çepeçevre saran kalıpları kıramıyoruz bir türlü…
Hepimiz şikayet etmişizdir, suçlamışızdır “birilerini birilerine” yaşantımız boyunca dedikodu seven bir yapıya sahibizdir ne de olsa ama pek azımız “kendimizi kendimize” şikayet etmişizdir nedense!
Hep haklıyızdır, hep biz doğruyuzdur her daim yanlış yapma hakkımızda cebimizdedir ama başkalarının yanlışlarına tahammülümüz yoktur hiçbir zaman... Konuşmalarımız ya kesin doğrudur ya da kesin yanlıştır. Bildiğimizden şaşmayızdır, ne de olsa biz farklıyızdır diğer bizlerden.Farkında değilizdir aslında “bizlerin” hepsinin aynı bizden farklandığını…Pimi çekilmiş bir bomba gibiyizdir nedense, nerede ve kime zarar vereceği belli olmayan. Bir anlık ve hemen unutulan zevklerimiz, mutluluklarımız vardır ama uzun zaman alan öfkelerimiz, kırgınlıklarımız, dargınlıklarımız, düşmanlıklarımız…
Öyle ya iğrenç bir ülke de yaşıyoruz her günümüz ayrı bir trajedi ayrı bir parodi. Sizi çok iyi anlıyorum ben de o bataklıktayım görüyorum sizi hatta yan yanayız zaman zaman bazen de karşı karşıya…
Yaşanan olaylara karşı “duyarlılaşma “engelini aştıktan sonra “duyarsızlaşma“sendromuna maruz bırakılıyoruz ister istemez. İnsanların bizi neden sevmediğini sorguluyoruz manasızca ama düşünemiyoruz ki biz kendimizi görebildiğimiz insanları severiz!
Çok şey öğrenmek isteriz ama bir o kadar da çok şey biliyoruz diye hissederiz. Sevgiyi karşıdan bekleriz öyle ya gururluyuzdur bizler. Saygı göstermeden saygı isteriz, sevgi göstermeden sevgi istediğimiz gibi! Çok hikayemiz vardır öyle ya biz adamı gözünden tanırız, direk çıkarırız şeceresini. Neler görmüştür bu gözler deriz ,neler duydu bu kulaklar anlattıkça anlatırız başımızdan geçen- geçmeyen, duyduğumuz veya duymayıp ta kafamızda canlandırdığımız hikayeler bitmez tükenmez …
O kadar şey biliriz ama içimize de kapanırız zaman zaman. Yetmez bize bildiklerimiz ,gördüklerimiz,işittiklerimiz,yaşadıklarımız…
İsteklerimiz de bitmez ki hiçbir zaman görmesek, duymasak, işitmesek keşke diye sayıklanırız bazen sesli bazen içimizi kemirircesine…
“Eleştirmekten” çok hoşlanırız her ortamda ,” eleştirilmekte” isteriz tabi ve bunu samimiyetle dile getiririz ama genelde, bizi eleştirenleri pek sevmeyiz de saymayız da yani ne yaparsak yapalım hoşnut değilizdir bir türlü. Fuzuli’nin değişiyle;” Söylesem tesiri yok Sussam; gönül razı değil…”
Kalbimizi sadece yaşamak için kullanırız, mutlu olmak için ise aklımızı. Ne ilginçtir değil mi kalpte başlar aslında ilk sevgi tomurcukları sonra dallanır budaklanır beyin kendine çeker onu o karşı konulamaz büyüsüyle. Beyin kırar sevgi ile büyümüş mutluluk ağacımızı farkına varmadan akıtır zehrini mutluluğun yeşerdiği cennete…
Birçok kılıfa girdi insanoğlu bu yaşamda, eğrisi de oldu doğrusu da ama Ademoğlu bir” İNSAN” olmayı başaramadı” KENDİ ÖZÜ’ ne” dönmeyi,” GERÇEK” olmayı,” GERÇEK” ile yüzleşmeyi başaramadı …
Che’nin dediği gibi ”Gerçekçi ol imkansızı başar.” İşte bizim sorunumuz imkansızı başaramamak!
Dünyanın en uzun hüznü yağıyor,
Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üzerine,
Kar yağıyor ve sen gidiyorsun,
Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun,
Belki bulmaya gidiyorsun kaybettiğimiz,
O insan ve tabiat çağını…
(Erdem Beyazıt).
Günümüz dünyasında bilimden_sanata, edebiyattan_spora, teknolojiden_toplumsal ilişkilere ve daha sayamayacağım birçok konjonktürde değişimi yaşıyoruz. Hatta bunlara takip etmekte ve yaşamımıza uygulamakta zorlanıyor veya kabullenmiyoruz. Ara vermeden, sürekli ve kontrolsüzce çoğalan bir virüs gibi değişen ve yenilenen bu hengamede, sağlam halatlar ile bilinç dünyamızın en derinlerinde büyük bir önyargı, hırs ve katılık ile tahtını korumak için mücadele eden düşüncelerimizi çepeçevre saran kalıpları kıramıyoruz bir türlü…
Hepimiz şikayet etmişizdir, suçlamışızdır “birilerini birilerine” yaşantımız boyunca dedikodu seven bir yapıya sahibizdir ne de olsa ama pek azımız “kendimizi kendimize” şikayet etmişizdir nedense!
Hep haklıyızdır, hep biz doğruyuzdur her daim yanlış yapma hakkımızda cebimizdedir ama başkalarının yanlışlarına tahammülümüz yoktur hiçbir zaman... Konuşmalarımız ya kesin doğrudur ya da kesin yanlıştır. Bildiğimizden şaşmayızdır, ne de olsa biz farklıyızdır diğer bizlerden.Farkında değilizdir aslında “bizlerin” hepsinin aynı bizden farklandığını…Pimi çekilmiş bir bomba gibiyizdir nedense, nerede ve kime zarar vereceği belli olmayan. Bir anlık ve hemen unutulan zevklerimiz, mutluluklarımız vardır ama uzun zaman alan öfkelerimiz, kırgınlıklarımız, dargınlıklarımız, düşmanlıklarımız…
Öyle ya iğrenç bir ülke de yaşıyoruz her günümüz ayrı bir trajedi ayrı bir parodi. Sizi çok iyi anlıyorum ben de o bataklıktayım görüyorum sizi hatta yan yanayız zaman zaman bazen de karşı karşıya…
Yaşanan olaylara karşı “duyarlılaşma “engelini aştıktan sonra “duyarsızlaşma“sendromuna maruz bırakılıyoruz ister istemez. İnsanların bizi neden sevmediğini sorguluyoruz manasızca ama düşünemiyoruz ki biz kendimizi görebildiğimiz insanları severiz!
Çok şey öğrenmek isteriz ama bir o kadar da çok şey biliyoruz diye hissederiz. Sevgiyi karşıdan bekleriz öyle ya gururluyuzdur bizler. Saygı göstermeden saygı isteriz, sevgi göstermeden sevgi istediğimiz gibi! Çok hikayemiz vardır öyle ya biz adamı gözünden tanırız, direk çıkarırız şeceresini. Neler görmüştür bu gözler deriz ,neler duydu bu kulaklar anlattıkça anlatırız başımızdan geçen- geçmeyen, duyduğumuz veya duymayıp ta kafamızda canlandırdığımız hikayeler bitmez tükenmez …
O kadar şey biliriz ama içimize de kapanırız zaman zaman. Yetmez bize bildiklerimiz ,gördüklerimiz,işittiklerimiz,yaşadıklarımız…
İsteklerimiz de bitmez ki hiçbir zaman görmesek, duymasak, işitmesek keşke diye sayıklanırız bazen sesli bazen içimizi kemirircesine…
“Eleştirmekten” çok hoşlanırız her ortamda ,” eleştirilmekte” isteriz tabi ve bunu samimiyetle dile getiririz ama genelde, bizi eleştirenleri pek sevmeyiz de saymayız da yani ne yaparsak yapalım hoşnut değilizdir bir türlü. Fuzuli’nin değişiyle;” Söylesem tesiri yok Sussam; gönül razı değil…”
Kalbimizi sadece yaşamak için kullanırız, mutlu olmak için ise aklımızı. Ne ilginçtir değil mi kalpte başlar aslında ilk sevgi tomurcukları sonra dallanır budaklanır beyin kendine çeker onu o karşı konulamaz büyüsüyle. Beyin kırar sevgi ile büyümüş mutluluk ağacımızı farkına varmadan akıtır zehrini mutluluğun yeşerdiği cennete…
Birçok kılıfa girdi insanoğlu bu yaşamda, eğrisi de oldu doğrusu da ama Ademoğlu bir” İNSAN” olmayı başaramadı” KENDİ ÖZÜ’ ne” dönmeyi,” GERÇEK” olmayı,” GERÇEK” ile yüzleşmeyi başaramadı …
Che’nin dediği gibi ”Gerçekçi ol imkansızı başar.” İşte bizim sorunumuz imkansızı başaramamak!
Dünyanın en uzun hüznü yağıyor,
Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üzerine,
Kar yağıyor ve sen gidiyorsun,
Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun,
Belki bulmaya gidiyorsun kaybettiğimiz,
O insan ve tabiat çağını…
(Erdem Beyazıt).


























