23-Mayıs-2012, 06:20 - Tarafsız haber yayınımız ile 3 yıldır sizlerle birlikteyiz...
 
 
 
 
 
Türkiye'nin İlk Yerli Lokomotifi: Karakurt
Deniz Karakurt
Deniz Karakurt

Eklenme Tarihi: 28-Mart-2010, 11:59
Okunma Sayısı: 742

Büyük Moğol imparatoru Cengiz Han gücünün, şöhretinin ve saltanatının zirvesindeydi. Asya kıtasının büyük bir kısmını egemenliği altına almış, uçsuz bucaksız toprakları ele geçirmiş, yüzlerce yıldır kimseye yenilmemiş olan büyük ülkeleri kendisine bağlamış ve geniş bir imparatorluk kurmuştur. Ve artık sıra Batı’ya gelmiştir. Ama bu öyle, birdenbire olacak bir iş değildi; temkinli davranmak, doğru hesapları yapmak, uygun zamanı kollamak gerekirdi. Bu sebeple de batıya gidecek öncü bir keşif birliğini Anadolu’ya göndermeye karar verdi. Zihninin içerisinde sınır tanımayan hakan, Dünya hakimiyeti için bütün engellerin ötesine geçmeye, Avrupa’yı da titretmeye kararlıdır. Ama önünde bu kıtanın giriş kapısı Anadolu vardır. İşe önce oradan başlamak lazımdır.

 

Yeryüzünün gördüğü en kararlı, en inatçı, en soğukkanlı liderlerden biri olan Moğol kağanı Cengiz,  ordularını tasarlamakta olduğu Batı seferine çıkarmadan önce, Hazar Denizi’nin öte tarafına bir öncü birlik göndermeye karar verir. Bu topraklar hakkında gerekli istihbarat ve malumatı toplayıp geri dönecek olan bu keşif kolunun başına da yetenekli, zeki, bilgili ve cesur komutanlarından birisi olan, bu iş için uygun olduğunu düşündüğü komutanlarından, genç sayılabilecek bir yaştaki Karaçina’yı (*Karakurt; Kara: Siyah, Çina: Kurt) geçirir. Çünkü Anadolu’nun, yakında üzerine yürüyecek büyük Moğol ordusundan, bu keşif esnasında en ufak bir şüphe duymaması gerekiyordu; işler sessizce halledilmeliydi, bunun içinde böylesi seçkin bir birlik ve komutan görevlendirilmişti. Birkaç ay içinde de birlik harekete geçti.

 

Komutan Karaçina uzun bir yolculuktan sonra Hazar Denizi’nin diğer yakasına varır ve bir süre sonra da Anadolu’ya girer. Bir ticaret kervanı görüntüsü altında aylarca bütün Anadolu’yu gezer, dolaşırlar ve gerekli araştırmaları yaparlar. Medeniyetlerin kök saldığı bu topraklarda büyük bir hayranlık içinde dolaşıp, bilgi toplar ve durumu gözlemlerler. Bu toprakların ele geçirilmesi her açıdan önemlidir. Askeri ve stratejik açıdan olduğu kadar, doğal hazineleri de daha çekici kılmaktadır bu coğrafyayı. Bu yüzden biraz da rahat ve hayran uzatırlar keşif görevini…

 

Artık geri dönüş zamanı gelmiştir ve yola koyulurlar. Haftalar boyu yol alırlar. Bir akşamüzeri, kendilerini tanıdıkları her hallerinden belli olan ve gezgin kılığındaki iki Moğol askeri yanlarına yaklaşıp, komutanla görüşmek için izin ister. Bir haber getirmişlerdir komutana…

 

Cengiz Han, saltanatın ve egemenliğin görkemi içerisinde yeryüzünü titretirken, aynı zamanda bu ihtişamın bedelini hem kendisi ödemekte hem de çevresindekilere çok acı bir biçimde ödettirmektedir. Ele geçirmeyi planladığı uzak Rum topraklarındaki bilginlerin, “Paranoya” adını verdikleri bir illete muzdarip olmuştur Asya hakimi imparator. Çevresindeki herkesten kuşkulanmakta ve tahtına göz dikenlerin yalnızca uzak diyarlardaki düşmanları değil aynı zamanda yanı başındaki Han’lar ve komutanlar olduğuna dair büyük şüphe ve korkular duymaktadır. Belki sadece kısmen haklı olma ihtimaline karşın bu korku tıpkı bir kartopu gibi o kadar büyümüş ve abartılı bir hal almıştır ki bir çığa dönüşmüş, önüne çıkan herkesi devirmektedir. Kuşkulandığı yakınında ve uzağında bulunan nüfuzlu herkesi; hanları, beyleri, hatta akrabalarını ve bizzat kendi atamış olduğu valileri, vezirlerini ve komutanlarını sorgusuz sualsiz ve alakasız bahanelerle idam ettiriyordu. Asya İmparatoru korkularıyla baş edememektedir, çünkü o korkular yoldan çıkmıştır. Etrafında ne kadar nüfuzlu, etkili, güçlü han ve komutan varsa hepsini bir bahane ile idam ettirmektedir Cengiz Han. İşte yakında gerekçe bulup idam ettirmeyi tasarladığı değerli paşalarından birisi de, yakın arkadaşı Karaçina’ya iki tane güvenilir ulak ile haber yollamıştır. Bu haberi aldığında, belki kendi kellesinin de çoktan kesilmiş ve mallarının müsadere edilip halka yağmalatılmış olacağını, o yüzden kendisini daima anımsamasını isteyerek başladığı sözlerini; Karaçina’ya geri dönmemesini ve canını kurtarmasını öğütleyerek bitirmektedir. İletmiş olduğu bu haberi yazıya dökmemiş, gönderdiği iki ulağa kelimesi kelimesine ezberletmiştir.  

 

Karaçina ne yapacağını bilemez. Beyninden vurulmuşa döner. Ya görevini tamamlayarak geriye dönecek ve büyük bir olasılıkla bir süre sonra da bir bahane ile öldürülecek; ya da bu topraklarda kalıp canını kurtaracaktı. Ama o takdirde verilen göreve ihanet etmiş olacağı ve arkasından bir korkak olarak anılacağı düşüncesi aklına geliyor ve ülkesine gitmesi gerektiğine inanıyordu. Fakat açıkça görülüyordu ki, bu aynı zamanda aptalca bir davranış olacak ve göz göre göre, bile bile ölüme gidecekti. Günlerce konakladıkları yerde büyük bir kararsızlık içinde bocalayıp durdu ne yapacağını bilemez bir vaziyette. Eğer dönmezse, geride kaybedeceği bir ailesi yoktu. O açıdan rahattı. Ama düşündükçe çıkmaza giriyordu. Bir yanda arkadaşının vasiyeti ve dönerse mutlaka kaybedeceği canı diğer yanda ise arkasından vurulacak olan korkak damgası ve yitirmekten korktuğu onuru… Fakat ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra gururu ağır basar ve ileriye, Asya’ya doğru hareket eder, Hazar kıyılarına yaklaşır. Ama arkadaşının göndermiş olduğu haber zihninde yankılanmaktadır ve kararını değiştirerek vazgeçip geri döner… Bir süre at sürüp, bir hafta kadar yol aldıktan sonra yeniden, ülkesinde arkasından söylenecekleri düşünür ve yönünü tekrar ülkesine çevirir. Kendisi canını düşünen bir cesaretsiz bir asker olarak yad edilecektir eğer geri dönmezse…  Böylece birkaç gün ilerler. Ancak bu kez bir daha düşünür; gidip pisi pisine bir hiç uğruna ölmek aptallık olacaktır. Yeniden geldiği yöne çevirir atını. Askerleri şaşkındır. Kendisi ne yapacağını bilemez bir haldedir. Böylece defalarca bir ileriye doğru gider bir geri dönerler…

 

Komutan bir gece askerleriyle birlikte ve tıpkı onlar gibi artık kararsızlıktan yorgun ve bitap, gidip dönmekten başları dönmüş ve zihin çalkantıları içinde otururken, çadırın önünde iki ışıltı görür. Karanlıkta parlayan iki göz… Elini kılıcının kabzasına koyarak çadırın dışına çıkar.

 

Karşısında görkemli kapkara bir kurt durmaktadır. Tıpkı kendi adı gibi… Hayvanın saldırgan bir hali yoktur, yine de temkini elden bırakmayarak, eli kılıcının kabzasında, her an çekmeye hazır, yanına yaklaşır. Hayvan öylece beklemektedir. Yanına vardığında kurt birkaç adım uzaklaşır. Yine yaklaşır, kurt yine uzaklaşır. Gecenin karanlığına karışan renginden dolayı, yanına yaklaştığı halde bile güçlükle fark edebildiği bu kurt biraz sonra ileriye doğru gidip tekrar geri dönerek sanki bir şeyler anlatmak istemeye başlar. Tıpkı kendisi gibi önce ilerideki ağaçlık alanın kıyısına varmakta sonra çadıra doğru tekrar gelmektedir. Evet, kendisini takip etmelerini istemektedir… Bunun üzerine çadırlarını toplayıp peşine düşerler.

 

Komutan askerlerine; kurdun peşinde gideceklerini, o kendilerini nereye götürürse oraya varacaklarını, eğer sonunda ölüm varsa onu da kabul edeceklerini, durmak varsa da duracaklarını söyler. Günlerce, belki de bir kaç hafta yol alırlar. En sonunda, konakladıkları bir yerde kurt üç gün boyunca hareket etmez. Öylece bekler yanı başlarında… Sonra da bir gece karanlıkta yiter gider. Anlarlar ki, yerleşecekleri yer burasıdır.

 

Bugün Anadolu’da, Kars’ın Sarıkamış İlçesine bağlı bulunan bu yörede evlerini yapar yurtlarını kurarlar. Yıllarca buralarda yerleşip çoğalan Karakurt’lar, komşuları olan Türkmenleri örnek alarak onlar gibi yörük obası biçimde örgütlendiler. Yöredeki komşu köyler bu yeni kurulan köye bir süre sonra Karakurt adını verirler, komutanın unvanından dolayı. Komutan ve askerleri bu yörede çevre köylerden evlenir çoğalırlar. Varsıl obalar kurarlar. Bir de taş anıt dikerler Karaçina adına…

 

Yüzyıllar geçer, artık Komutan Karaçina’ya hürmeten, soyları Karakurt olarak anılmaktadır. Büyümüş, genişlemiş ve bir aşiret halini almışlardır; hem de çevrede sözü geçen, kendilerine sığınanı koruyan, gözüpek, misafiri eksek olmayan, yolda kalmışı doyuran, fukarayı kollayan bir aşiret.  Başlarında ise Karaçina’nın soyundan gelen bir bey vardır. Bu bey, artık bu dünyadaki zamanı dolup, öte aleme göç edeceği vakit; aşiretini iki obaya ayırır ve başlarına da iki oğlunu geçirir.

 

Aradan yıllar geçer ve sıcak bir yaz günü çıkan bir tartışma sonucu iki kardeş anlaşmazlığa düşerler. Küçük kardeş kızgınlıkla obasını toplar hareketlenir. Biraz ilerler ve pişman olur ancak geri dönmeyi gururuna yediremez. Yanındakilere, ilerideki tepeyi aşacaklarını ve ağabeyinin dayanamayıp kendisini çağıracağını söyler. Karşıdaki tepeyi aştığında, kardeşinin peşine adam salarak kendisini çağırtacağını düşünmektedir.  O esnada ağabeyi de yanında bulunan obanın ileri gelenlerine; kardeşinin karşı tepeyi aşacağını ondan sonra da dayanamayıp geri döneceğini, kendisinden özür dileyeceğini belirtir. Yola çıkan küçük oba ilk tepeyi aştığında her iki kardeşin de beklentisi boşa çıkar. Yola çıkanlar geri dönmez, biri çağırsın diye bekler, diğeri dönsün diye… Bu kez aynı yorumu bir sonraki tepe için yapar her iki kardeş de. Ama yine tahmin edildiği gibi olmaz. Bir sonraki, ondan sonraki derken küçük oba gözden kaybolur gider ve bir süre sonra da yolunu şaşırıp, bazen bozkırın içinde, bazen dağların arasında, bazen ormanlık alanlarda, yazgılarının peşinde sürüklenir yiter giderler.

 

Büyük kardeş ise bir süre sonra telaşa kapılarak, kardeşini ve obasını aramak üzere kendi obasını ikiye ayırır. Kendisine tabi olan bu yörüklerin bir kısmını, o bölgeyi kollamak üzere bulundukları yerde bırakır ve başlarına da güvenilir bir adamını bırakır. Ardından da geri döneceğini söyleyip, adamlarının diğer kısmını yanına alarak yola düşer. Kardeşini günlerce, haftalarca, aylarca arar durur; dağlar, ırmaklar aşar ama boşuna… Sonunda o da yolunu yitirir adamlarıyla birlikte ve yitirdiği yurdunu bulabilmek adına büsbütün şaşırır.  Daha önce peşpeşe geçtiği iki büyük ırmağı bir daha bulamaz. Sonunda pes eder ve bozkırın neredeyse çöle dönüştüğü sıcak bir iklimde kalakalır, oraya yerleşir.

 

Küçük kardeş ve obası bugün Sivas’ın Şarkışla İlçesi civarındaki dağlık, sulak ve yemyeşil bir arazide dururlar. İşte bu kardeşin soyundan gelen ve aşiretinin başında bulunan Ağca Bey adlı bir kişi, Ağcakışla (günümüzde “Akçakışla”) köyünü kurmuştur ve Karakurt soyunun bu kolunu burada iskan etmiştir. Ve buradan da çevre bölgelere dağılırlar azar azar.

 

Daha ileriye gidenler de olur elbet. Örneğin Kırşehir yöresinde Karakurt Ata adlı ermişin bulduğu, ortaya çıkmasına vesile olduğu Karakurt Kaplıcaları bugün de şifa dağıtmaktadır insanlara… Tıpkı o suda şifa bulan kurtlar gibi, bu sulara girmiş ve üç gün üç gece kalmış ve tüm dermansız dertlerinden arınarak çıkmıştır bu eren. O bölgede yöneticilik yapmış bulunan ve Karakurt soyundan gelen bir beyin oğlunun başından geçen sıradışı bir olayın yaşandığı Kırşehir Merkez’e bağlı Karalar köyünde; bu efsanede adı geçen Karakurt Baba’nın Türbesi ve Kaplıcası bulunmaktadır.

 

Büyük kardeş ve obasının yanında götürdüğü kısmı ise Şanlıurfa yöresine yerleşirler ve büyüyüp yine çevre bölgelere taşarlar. Kars civarında kalmış olanlar ise orada soylarını sürdürürler.

 

Akçakışla yöresindeki Karakurt’lar yüzlerce yıl yaşarlar o topraklarda. Zenginlikleri, yiğitlikleri, gözükaralıkları dilden dile söylenir bölgede. Ağca Bey’in kurduğu Ağcakışla köyüne yerleşen Karakurt’lar, burada uzun bir süre bolluk ve refah içinde yaşamışlar ve çevre köylerden evlilikler yapmışlar, köylerine gelen diğer soyların, sülalelerin yerleşmesine izin vermişler. Ancak bir süre sonra güçlerini ve zenginliklerini yitirmeye başlamışlar, nesilleri azalmış, soyları sürmez olmuş. Mallarını mülklerini yitirmişler… Tarlaları yeşermez, buğdayları bitmez olmuştur. Hayvanları doğurmaz olur, ahırlarına kıran girer; davarları, sığırları telef olur. Kendi soyları da sürmez, nesilleri türemez… Kuşaklar içinde Akçakışla’da kala kala sadece iki tane Karakurt kalır. Kocası ölmüş yaşlı, fukara bir ana ile onun zayıf, çelimsiz oğlu. Onlar da fakirlikten neredeyse ölecek haldedirler. Fakir diye kız bile vermemişler bu kadının oğluna.

 

Çocuk biraz daha büyüyüp de yaşı gelince askere alırlar. Askerde günler günleri kovalamış, haftalar haftalara kavuşmuş; aylar bitmiş, yıl geçmiş…… Sonra bir haber gelir; yaşlı anası ölmüş, sessiz sedasız defnedilmiştir. Artık dünyada bir başına yapayalnız, kimsesiz kalmıştır. Üzülmüş, yanmış ama yapacak bir şey yokmuş.

 

Askerliğinin son aylarına doğru, kışlada büyük bir yangın çıkar. O gece tesadüfen evde değil de nöbette bulunan Yüzbaşı’nın köşkü yanmaktadır. İçeriden ise kadın ve çocuk çığlıkları gelmektedir. Gecenin karanlığında, tepesinden gri dumanları göğe doğru püskürten ahşap köşk, çok geniş bir alanı aydınlatarak ve etrafına yanına yaklaşılmaz bir ısı yayarak yanmaktadır. İçeriye girmeye kimse cesaret edemez. Herkes içeride acı çığlıklara dönüşen ve birazdan kesileceğini düşündükleri, hatta bir an önce acısız bir biçimde tükenmesini diledikleri sesleri acıyarak dinlemektedir. Hızla gelip atından inen ve içeriye girmek isteyince elbisesi tutuşan Yüzbaşı’yı da askerler söndürdükten sonra zor zaptederler. Çünkü içeriye girmek ölüm demektir. Ve aklı başında hiçbir insanın teşebbüs etmeyeceği bir şeydir. O cehennem gibi sıcağın ve boğucu dumanın içindeyse Yüzbaşı’nın karısı ve biri yeni yürüyen diğeri kundakta iki çocuğu vardır. Üstelik çığlıklar kesilmek yerine artmakta ve daha acıklı bir hal almaktadır.

Ama o anda beklenmedik ve insanları hayrete düşüren bir olay gerçekleşir. Zayıf ve çelimsiz bir asker, büyük bir soğukkanlılıkla sanki ölümü umursamadan, yaşamayı hiçe sayarak bu kızıl alevler saçan dev ocağın içerisine dalar sakin ve koşar adımlarla.

 

Bir süre sonra sesler duyulmaz olur. Artık yanan evin çatırtısından başka bir şey duyulmamaktadır. Komutan yere, dizleri üstüne çükmüş; boğazına bir yumru düğümlenmiş, hıçkırıkları dışarıya değil, göğsünün içine dolmaktadır. Soluğu bir kesilir, sonra tekrardan hırıltılarla nefes alıp vermeye başlar. Bir boğulur, bir ayılır… Dünya başına çökmüş, her şey etrafında fırıl fırıl dönmektedir.

 

Aradan uzunca bir zaman geçip de ateş artık en kızgın seviyesine yükseldiği bir anda, artık tüm umutlar tükendiğinde; alevlerin içinden bir adam görünür. Bu az önce içeriye giren askerdir. Biri sırtında diğeri kucağında iki çocuk ve yanında ise bir kadın vardır. Askerin elbiseleri yer yer yanmış ve tutuştuğu için üst kısmını bütünüyle çıkarıp atmış olan asker; yüzü ve bütün bedeni dumandan, isten, zifiri kurumdan kapkara bir vaziyette dışarıya çıkar.

 

Gecenin karanlığında ve artık simsiyah kesildiği için görünmeyen yüzünde, gözleri tıpkı yüzyıllar önce atasına yol gösteren kara kurdunki parlamaktadır. Yüzbaşı, karısına ve çocuklarına sarıldıktan sonra çevredeki herkes gibi büyük bir şaşkınlıkla bu ince, uzun, çelimsiz kurda bakar… Az önce içeriye fukara bir köylü çocuğu olarak girip, kara bir kurt olarak çıkan, eli yüzü ve bedeni kapkara bu kimsesiz delikanlıya büyük bir minnetle bakar.

 

Sonra elini omzuna koyup, bozulan sinirlerinin etkisiyle ve bedenini bütünüyle gevşeten duyduğu o akıl almaz rahatlama hissiyle elinde olmadan hafifçe gülümseyerek;

 

“ – Kapkara bir kurda dönmüşsün,” demiş ve eklemiş; “Bir kurt kadar da cesur ve gözü karaymışsın.”

 

Sonra derin bir nefes alıp, gözlerinden yaşlar boşanarak konuşmasını sürdürmüş;

 

“– Dilerim ki Yüce Yaradan ne isteğin varsa yerine getirsin, üzerinde ne bela varsa hepsini defetsin. Üzerine hiçbir kötülük ilişemesin. Soyun türesin, sürsün, çoğalsın.  Soyundan gelen herkes senin kadar cesur olsun, zor duruma düşene tıpkı böyle el uzatsın. Tüm işlerin rast gitsin, ayağın sağlam bassın, malın mülkün çoğalsın… Soyundan gelenlerin gözü senin ve adın gibi kara, yürekleri ak olsun… Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmasınlar. Bileğin bükülmesin, sırtın yere gelmesin. Bastığın yer titresin, elini sürdüğün toprak bereketli olsun. Tırpanını salladığın ekin, bire dokuz versin… Sürülerin çoğalıp, bulundukları yere sığmasın… Allah seni ve soyunu doğru bildiği yoldan şaşırmasın! ”

 

Denir ki; bu yalnız ve kimsesiz delikanlının o duayla tüm işi rast gitmiş ve Karakurt soyundan gelenlerin gözükaralığı ve pervasızlığı işte bu dilekten dolayıdır.

 

Köyüne dönen Karakurt’un her işi rast gitmiş; bir davar almışsa dokuza katlamış, bir sığır edinmişse 99 olmuş, tarlaları çoğalmış, ekinleri bereketlenmiş. Aldığı iki koyun birkaç yılda koca bir sürüye dönüşmüş, aldığı sattığı mala bereket gelmiş. Güzel ve iyi huylu bir kızla evlenmiş, çocukları olmuş, soyu sürmüş çoğalmış. Büyük arazilere sahip olmuş. Soyundan gelenler namlı ve cesur insanlar olmuş. Darağacından adam indirmiş, haydudun elinden kız kurtarmış, belayım diyene bela olmuş, adil olanın ise yanında durmuşlar. İlim tahsil edeni de, ilim dağıtanı da korumuş kollamışlar.

 

Onların gözüpekliğine ve atalarının söylencelerine istinaden Anadolu’da üretilen ilk lokomotife “Karakurt” adı verilmiş…

 
KARAKURT LOKOMOTİFİ HAKKINDA DAHA AYRINTILI BİLGİ İÇİN: